KAPAT

Aşk ve Evlilik

Aşkına renk katmak ve huzurlu yaşamak için uyulması tavsiye edilen kurallar. Aşık olmak demek; etrafınızdaki tüm mutsuzlukları unutup, hayata pembe gözlüklerle bakmak demek... Aşk ve Evlilik için doğru yerdesiniz..

ADVERTORIAL

Pembepanjur PP-banner-160x600-092612 Image Banner

Seçmece yazılar

Site Arşivi

Kadına Şiddet Normalleşiyor!

Written By 24 SAAT YAYIN on 14 Nisan 2014 Pazartesi | Pazartesi, Nisan 14, 2014

Her gün binlerce kadın evde, okulda, işyerinde, sokakta şiddete maruz kalıyor. Kadın cinayetlerinin bir türlü ardı arkası kesilmiyor.

Kadın hakları alanında olup biten tüm olumsuzluklar ve ihlaller her geçen gün artıyor ve tehlikeli bir noktaya gidiyor. Kadın sorunlarının gündeme geldiği 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Türk kadınının durumunu masaya yatıran Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği (CİSED) Genel Başkanı Dr. Cem Keçe, oldukça çarpıcı tespitler yaptı. Kadın haklarının kazanılmasında nerelerden başlandığının ve bugünlere nasıl gelindiğinin hatırlanması için 8 Mart’ı özel bir gün olarak nitelendiren Dr. Keçe, her şeyde olduğu gibi, önemli manaları ve büyük meseleleri bir güne sığdırmanın, sadece o günde konuşmanın ve hatırlamanın da suni bir etkiden öteye gidemediğinin altını çizdi.

Şiddet Utancı Sürüyor!

Dr. Keçe’nin günümüz Türk kadınının yaşadığı sorunlara yönelik tespitleri oldukça önemli:
"Ülkemizde ne yazık ki kadına yönelik şiddet utancı hala yaşanmaktadır. 21. yüzyılın Türkiye’sinde hala töre veya namus cinayeti, cinsel şiddet, aile içi şiddet, kadınlarımızın hor görülmesi, dövülmesi, kız çocuklarının küçük yaşta evlendirilmesi gibi olaylar yaşanmaktadır. Bir kadının sokak ortasında eşi ya da sevgilisi tarafından katledilmesinin veya küçük yaşta bir kız çocuğunun uğradığı tecavüz olayının medyada yer almadığı bir haftayı bile geçiremez olduk."

Şiddet Normalleştirildi

Kadına şiddetin temel nedenleri arasında cinselliğin de yattığını belirten Cem Keçe, "Bekaret, kızlık zarı ve cinsellik üzerine kurgulanmış olan hurafeler, ailelerde bir baskı yaratmakta, namus kavramının sadece kendi üzerine yüklenmesi ile kadına şiddet toplumda kabul görmektedir. Yani kadına yönelik her türlü şiddet bir şekilde normalleştirilmektedir" diye konuşuyor.

Sorunların Temeli Hurafeler

Dr. Keçe’ye göre sorunların temelinde eğitimsizlik var:
"Kadına şiddeti durdurmak adına alınan kolluk önlemlerinin tek başına bu sorunun önüne geçmek için yetersiz olduğu aşikardır. Sorunun kaynağında ise her olumsuzlukta olduğu gibi eğitimsizlik yatmaktadır. Bugün halen kendi bedenini bile tanımaktan uzak, sorunlarıyla başa çıkabilmekten korkan ve hurafelere, tabulara inanmayı daha kolay gören insanların çoğunlukta olduğu bir toplum süregelmektedir. Kadına şiddet başta olmak üzere, toplumdaki birçok sorunun kaynağı olan hurafelerle ve yanlış inançlarla mücadelenin tek etkin yolu eğitim, özellikle de cinsel eğitimdir."

Cinsel Eğitim ve Evllik Öncesi Eğitim Şart

Cinsel ve evlilik öncesi eğitimin önemine de dikkat çeken Cem Keçe, şu açıklamalarda bulunuyor:
"CİSED olarak kurulduğumuz günden bu yana ilan ettiğimiz deklarasyonumuzda olduğu gibi diyoruz ki: Anaokulundan başlayarak Cinsel Eğitim yasal olarak şart olmalıdır. Ergenlik Öncesi Cinsel Danışmanlık ve Rehberlik Hizmetleri yasal olarak şart olmalıdır. Evlilik Öncesi Cinsel Danışmanlık ve Rehberlik Hizmetleri yasal olarak şart olmalıdır. Evlilik Öncesi Anne, Baba ve Eş Eğitimleri yasal olarak şart olmalıdır. Tüm bu görüşlerin ışığında, Türk kadınının 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü canı gönülden kutlar, bu günün sembolizminden ziyade, kadın hakları için samimi ve net önlemlerin pratiğe yansıdığı bir gün olmasını dilerim."

Pazartesi, Nisan 14, 2014 | 0 yorum | Devamı..

Erkeklerin Kâbusu: Yaşlanan Adam Sendromu

Orta yaştan sonra yaşam hanesine eklenen her yeni yıl, erkeklik hormonu testosteronun düşmesine yol açıyor. Bunun sonucunda da erkeklerde göbek çevresinde yağlanmadan cinsel sorunlara, uyku bozukluklarından depresif ruh haline kadar pek çok sorun ortaya çıkıyor.  Bu tür sağlık problemlerinin önüne geçebilmek içinse her sağlıklı erkeğin 45 yaşından sonra ürolojik muayenesini yaptırması gerekiyor! 

Yaşlanmayla birlikte erkekler, kadınlardaki menopoza benzeyen bir süreç yaşıyor. Kadında östrojen hormonunun eksikliğiyle başlayan bu sürecin erkekteki tetikleyicisi ise testosteron seviyesinin düşmesi oluyor. Her ne kadar erkekte kadınlardaki kadar büyük bir kayıp olmasa da, azalan erkeklik hormonu yüzünden bazı sıkıntılar yaşanabiliyor. Andropoz, bir başka deyişle ‘Yaşlanan Adam Sendromu’ olarak adlandırılan bu rahatsızlıkla ilgili olarak en çok merak edilen soruları Acıbadem Kocaeli Hastanesi Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Serkan Deveci yanıtladı.

- ’Yaşlanan Adam Sendromu’ nedir?
‘Yaşlanan Adam Sendromu’ aynı zamanda erkek menopozu, andropoz ya da yaşlanan adamda hipogonodizm olarak da adlandırılıyor. Her erkek 30’lu yaşlardan sonra 10 yılda bir, kanında bulunan testosteronun yüzde 10’unu, 50 yaşından sonra ise yüzde 25’ini kaybediyor. Testosteron denince herkesin aklına ilk olarak cinsellik gelse de, aslında bu sadece cinsellikle ilgili bir hormon değil. Testosteron hem erkekte hem de kadında ruh halini düzenliyor. Cesaret, iyi olma hali, entelektüel aktivite, kas gücü, karın bölgesinde zayıflama ve kilo artışı da bu hormonla ilgili oluyor. Testosteron seviyesi düşen erkeğin psikolojisi olumsuz etkileniyor, kaslarında zayıflama başlıyor, göbek bölgesinde yağlanma oluşuyor ve entelektüel aktivitesi zayıflıyor. Bununla birlikte depresif ruh hali, uyku bozuklukları, cilt değişiklikleri, cinsel isteksizlik ve ereksiyon problemleri de ortaya çıkıyor. Tüm bu belirtilerin toplamı, ‘Yaşlanan Adam Sendromu’nu oluşturuyor. Yani düşen testosteron seviyesi, sadece cinsellikle ilgili olmayan, yaşamın bütününü ve iş hayatını da kapsayan bir takım sorunlara yol açıyor.

- Erkekler kaç yaşından itibaren ürolojik takip yaptırmalı?
Kesin bir yaş olmasa da, 45 yaşından sonra tüm erkeklerin ürolojik olarak takibe alınmaları gerekiyor. Bu takip, prostat kanserinin ve ‘Yaşlanan Adam Sendromu’nun erken tanısı için önem taşıyor.

- Takiplerde rutin olarak neler yapılıyor?
‘Yaşlanan Adam Sendromu’ ve prostat kanserinin takibi farklı olduğu için değerlendirmeler ayrı ayrı yapılmalı. Prostat kanserine erken tanı konulabilmesi için toplumda gereken bilinç oluştu. Ancak ‘Yaşlanan Adam Sendromu’ henüz bilinmiyor. Bu sendrom prostat hastalıklarından farklı değerlendiriliyor. Yaşlanan Adam Sendromu’nda, yaşlanma ile erkeklik hormonu olan testosteron seviyesindeki düşüş bir arada seyrediyor.

- Bu şikayetlerle ilgili olarak doktora başvuru oranı nedir?
45 yaşından sonra prostat hastalıkları açısından muayene olma alışkanlığı gelişse de, bu muayene kapsamında ‘Yaşlanan Adam Sendromu’ değerlendirilmiyor. Çünkü hastalık çok iyi bilinmiyor. Entelektüel aktivitede zayıflama, göbek çevresinde yağlanma ve kaslarda zayıflama, yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak görüldüğü için bu durumun üzerinde fazla durulmuyor. Ancak ‘Yaşlanan Adam Sendromu’ önemli bir sağlık sorunu olduğu için tüm bu belirtilerin önemsenmesi ve gerekli önlemlerin alınması gerekiyor.

- Tanı nasıl konuyor?
Testosteron düzeyi, kan örneği alınarak ölçülüyor. Bu uygulamanın, sabah 08:00-10:00 saatleri arasında yapılması gerekiyor. Çünkü bu saatlerde, erkeklik hormonu en yoğun seviyede oluyor. Testosteron düzeylerinde düşüklük varsa ve hastalığın semptomları görülüyorsa, hastaya ‘Yaşlanan Adam Sendromu’ tanısı konuluyor ve testosteron hormon replasmanına başlanıyor.

- Testosteron takviyesine hangi aşamada karar veriliyor?
Bundan 5 yıl önce, testosteron replasmanının (azalan hormonu yerine koymanın) prostat kanseri riskini artıracağı düşünülüyordu. Ancak araştırmalar bu iddianın gerçeği yansıtmadığını gösterdi. Günümüzde prostat kanseri olanlara bile testosteron replasmanı yapmak mümkün olabiliyor. Hormon replasmanı prostat kanseri riskini artırmadığı gibi, prostat kanserlilerde kanserin ilerlemesini artırmadığı konusunda son dönemlerde yayınlar bulunuyor.

- Testosteron takviyesi uygulaması hangi durumlarda sakıncalı?
Erkeklerde görülen meme kanserinde, uyku apnesinde ve bu durumdan etkilenebilecek olan diğer bazı hastalıkları olanlarda testosteron replasmanı yapılması sakıncalı bulunuyor.

- Testosteron da östrojen gibi birlikte mi veriliyor?
Kadın ve erkek mekanizmaları birbirinden farklı olduğu için kadınlarda replasman yapılırken östrojen ve testosteron birlikte kullanılıyor. Çünkü testosteronun aktif olması için östrojen de gerekiyor. Ancak erkeklerde böyle bir durum söz konusu olmadığı için sadece testosteron replasmanı yapılıyor. Replasmanı uygulamanın farklı yöntemleri var. Replasman ağızdan, damar içine ya da cilde sürme yoluyla yapılabiliyor. Bu uygulama teknikleri arasında cilt üzerine jel sürme, en basit ve yaygın olanı. Hastanın jeli cildinin üzerine, günde bir kez, sabahları uygulaması yeterli oluyor. Tedavide yaş sınırlaması olmadığı gibi, tedavi ömür boyu da sürebiliyor. Ayrıca biz artık yaşamın her evresinde sağlıklı ve mutlu bir hayat sürmenin mümkün olduğuna inanıyoruz.

Pazartesi, Nisan 14, 2014 | 0 yorum | Devamı..

Mesane Kanserine Radikal Çözüm!

Kanser; çağımızın vebası, en ölümcül hastalık. Mesane kanseri kanserin en tehlikeli türlerinden birisi. 

Ancak mesane kanserinde umutlar henüz birkaç yıldır uygulanmaya başlanan radikal cerrahi yöntemi; “Radikal Sistektomi” ile artıyor. Cerrahi olarak tüm mesanenin çıkartıldığı Radikal Sistektomi ile yüksek evreli kanseri olan hastalara umut oluyor.

Medical Park Bahçelievler Hastanesi Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Talat Yurdakul; yaptığı yazılı açıklamada, mesanenin iç yüzeyinin özel bir hücre tabakasıyla döşeli olduğunu, bu hücrelerin idrar kesesini, idrarın tahriş edici etkisinden koruduğunu ve yaşam döngüleri boyunca çoğaldığını, öldüğünü ve yerlerini genç hücrelere bıraktıklarını ifade etti.

Kanserde ise bu hücrelerin kontrolsüz olarak çoğalarak sağlam dokuları işgal ettiğini, bu durumun bazen tümör gelişimi olarak adlandırılsa da her tümörün kanser özelliği taşımayabildiğini vurgulayan Yurdakul, bu nedenle hastalık için ''kötü huylu tümör'' tanımlamasının daha uygun olduğunu belirtti.

Yurdakul, hastalığın en önemli belirtisinin idrarda kanama olduğuna, kanamanın idrar boyunca ve pıhtılı veya pıhtısız olarak geldiğine dikkati çeken Yurdakul, "Hematüri genellikle ağrısızdır, gözle görülebilir (makroskopik), mikroskobik, aralıklı veya sürekli olabilir. Bazı hastalarda sık sık idrara çıkma, idrarını yetiştirememe ve yanma gibi sistizm belirtileri de gelişebilir. Kum ve taş düşürme belirtileri ile benzerlik gösterebilir. Bu yakınmaların benzerliğinden dolayı hastalığın tanısında yanılgılar, gecikmeler olabilir" ifadelerini kullandı.

Tekstil, Boya ve Lastik Sektörlerinde Çalışanlar Risk Altında

Tarama yöntemi olarak idrar sitolojisinin önerilebileceğini, sitolojinin anormal hücrelerin idrarda araştırılması prensibine dayandığını belirten Yurdakul, düşük dereceli kanserlerde tanıdaki hassasiyetinin oldukça zayıf kaldığını, normal idrar testleri de yapılabileceğini, ancak bunlarda sağlıklı sonuçlar veremeyebileceğini kaydetti.

Yurdakul, mesane kanserinde prostatta yapılan PSA testi gibi kesin sonuç veren bir taramanın mümkün olmadığını belirterek, şunları kaydetti:

"Risk faktörlerinin en başında sigara geliyor. Erkeklerde görülen mesane tümörlerinin yarısından fazlası sigara kaynaklıdır. Tekstil, boya ve lastik sanayi çalışanları kimyasal maddelerle korumasız bir şekilde karşı karşıya kaldıkları için bu maddelerle çalışanlarda mesane kanseri riskine sebep olmaktadır. Deri ve kauçuk işçileri, kamyon sürücüleri, madenciler ve alüminyum işçileri de mesane tümörü riski altındadır. Yapay tatlandırıcılar ve gıda boyalarının da mesane kanseri oluşumda etkili olduğu söyleniyor, ancak kesin olduğuna dair ciddi bilimsel bir bulgu yok. Korunma yöntemlerinin en başında sigaradan, sigaralı ortamlardan uzak durmak geliyor. Likopen, beta-karoten gibi pigmentlerin mesane kanserinden koruyucu özellikleri vardır."

Radikal Bir Yöntem!

Mesane kanseri olan hastalar için birçok tedavi seçeneğinin söz konusu olduğunu anlatan Yurdakul, mesane tümöründeki tedavi seçeneklerinin transüretral rezeksiyon (mesane tümörünün sistoskop kullanılarak çıkarılması), intravezikal tedavi (mesane içine ilaç verilerek kanser hücrelerinin öldürülmesi), kemoterapi, radyoterapi ve sistektomi olduğunu ifade etti.

Yurdakul, açıklamasında şu ifadelere yer verdi:
"Mesane kanseri, kanserin en tehlikeli türlerinden biri. Ancak mesane kanserinde umutlar henüz birkaç yıldır uygulanmaya başlanan 'radikal cerrahi yöntemi', yani 'radikal sistektomi' ile artıyor. Sistektomi, mesanenin ameliyat ile çıkarılmasıdır. Radikal bir yöntemdir. Cerrahi olarak tüm mesanenin çıkarıldığı 'radikal sistektomi', yüksek evreli kanseri olan hastalara umut oluyor. Mesane çıkarıldıktan sonra ince ya da kalın bağırsaktan mesane oluşturulabilir. Biz buna 'ortotopik yeni mesane' demekteyiz. Hastalar bu ameliyat ile torba takmaksızın, normal yoldan idrar fonksiyonlarını yerine getirebilmektedir. 5-6 saat süren bir ameliyattır. Radikal sistektomi yapılan kadınlar rahim alındığından, erkekler de prostat ve er bezi (seminal veziküller) alındığından meni idrar yoluna boşaltılamadığı için çocuk sahibi olamazlar."

Pazartesi, Nisan 14, 2014 | 0 yorum | Devamı..

Yaz Aylarında Midenize Dikkat!

Sıcak ve nemli havaların yaşandığı yaz döneminde, açık büfe öğünler, uzayan geceler ve değişen yeme alışkanlıklarıyla mide rahatsızlıkları da artıyor. 

Midede şişkinlik, yanma ve düzensiz beslenmeyle gelen kabızlık özellikle yemek sonrasında tatsız bir biçimde ortaya çıkıp, en güzel yaz aktivitelerinize gölge düşürebiliyor. Mide sağlığını korurken, yazın ritmine ayak uydurmaya destek olacak, enerji veren besinlerin tüketimi ise bu dönemde büyük önem taşıyor.

Memorial Antalya Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Serdar Akça, yaz aylarında mide koruyucu önerilerde bulundu.

Yazın 4 Saat Arayla Yemek Yiyin

Yazın 4 saat aralarla yemek yenmesi mide sağlığı açısından doğru olandır. Ancak sağlık bir bütün olarak düşünüldüğünde; fazla kilolu ile zayıf biri, güneş altında tarlada çalışan kişi ile klimalı ortamda büroda çalışan kişi, yaşlı ile genç, erkekle kadın, hamile ile çocuk ya da kronik hastalığı olan kişilerin yemek aralıkları birbirinden farklı olmalıdır. Herkese ve her duruma uyun ideal bir yemek aralığı yoktur. Özellikle yaz aylarında şunlara dikkat edin;
• Acıktığınız zaman yemek yiyin, aşırı acıkmayı beklemeyin
• Dengeli beslenin
• Midenizi tıka basa doldurmayın
• İhtiyacınız kadar sıvı alın
• Aldığınız besinlerin doğal olmasına özen gösterin
• Yazın 4 saatten fazla susuz kalmayın

Yüzmeden Önce Enerji Verici Meyvelerden Tüketin!

Fiziksel aktivite yaparken midenin dolu olması, hem yediklerin ağza gelmesine yol açar; hem de sindirim sistemine kan akımı arttığı için kaslardaki performans daha düşük olur. Havuz ve denize girmeği de, fiziksel aktivite kategorisinde değerlendirmek gerekir. Bu aktivitelerde bulunulacaksa, öğün şeklinde yenilen yemekten en az iki saat geçmesi tavsiye edilir. 30 dakikadan daha uzun süre yüzme planı olan bir kişinin denize ya da havuza girmeden önce enerji ve mineraller için muz gibi bir meyve ya da kuru üzüm, incir gibi kuru meyveyi aktivite öncesinde tüketmesi, performansı artıracaktır. Tok karınla denize girildiğinde mide krampı olacağına dair düşüncenin ise bilimsel bir dayanağı yoktur.

Reflüye Karşı Önlem Alın!

Yazın reflü şikayetlerine karşı kullandığınız ilaçlara ve yediklerinize dikkat edin!
Reflü tek bir faktöre bağlı bir hastalık değildir. Reflü sorununun ortadan kalkması yalnızca yemek yeme alışkanlıkları ile ilişkili olmadığı için tek bir diyet listesi de bu sorunu çözmez. Ancak özellikle yaz aylarında çiğ besinler ve alkol tüketiminin artması, geç saatlerde yemek yeme alışkanlıklarının ortaya çıkması reflü şikayetlerinin tetikler.

Yazın reflü şikayetlerinden korunmak için;

• Fazla kiloluysanız, kilo verin.
• Alkol ve sigara kullanıyorsanız bunları azaltın ya da kullanmayın.
• Tansiyon, astım, doğum kontrol hapları, bazı antidepresanlar, birçok ağrı kesici reflü ve mide şikayetlerini artırabilir. İlaç kullanımınızı kontrol edin.
• Yağlı yemekler ve kızartmalar, çikolata, portakal suyu, salça, gazlı içecekler, kahve, ketçap ve nane reflüyü sıklıkla artırır. Bunların tüketimine dikkat edin. Ancak burada da kişiye özgü davranmak gerekir, bu besinlerin tüketimi bir şikayete neden olmuyorsa, kısıtlama getirmeyin.
• Sağlıklı beslenmeye özen gösterin. Midenizi uzun süre boş bırakmayın ve çok doldurmayın.
• Yiyecek ve içecekleri; aşırı soğuk ve aşırı sıcak şekilde tüketmeyin.
• Besinleri mutlaka çok iyi çiğneyerek yutun.
• Dengeli beslenin. Yumurta, beyaz ve kırmızı et ve baklagillerden yeterli protein almak, süt ve süt ürünleri, tahıllar, zeytinyağı, sebze ve meyveden yeterli miktarda tüketin.
• Yemeklerde az miktarda tereyağı tüketin.

Uzun Yaz Gecelerinde Sofra Keyfini Uzatmayın!

Yaz akşamlarında kalabalık gruplar halinde yemek yemeğe başlanıldığı zaman, bu; genellikle o geceye ait bir aktivite sonucunda ortaya çıkmakta ve sofrada kalış süresi saatleri bulabilmektedir. Bu şekilde yemek keyfinin gecenin ilerleyen saatlerinde bir kabusa dönüşmemesi ya da bir hastanenin acil servisinde sona ermemesi için, gece boyunca sürekli yemek yemeyin. Çünkü yaz aylarında yemek masasında uzayıp giden saatler, reflü, gastrit ve ülser şikayetlerini tetikler. Midenin tıka basa doldurulmasının yanında limitsiz alkol tüketimden de uzak durmak gerekir. Alkol alınacaksa miktarına çok dikkat etmelidir. Sofradan kalktıktan sonra hemen yatmak yerine, yarım saatlik tempolu yürüyüşle yediklerin sindirilmesine yardımcı olunmalıdır. Yemekten iki saat sonra yatmak mide sağlığı açısından önemlidir. Ancak geç saatlere kadar oturup yatış süresini uzatmak ve ertesi gün işe az uyuyarak gitmek de, mide rahatsızlıklarını artırır.

Yazın Alkol Alımını Sınırlayın!

Özellikle yaz aylarında alkol alımı artmakta, gece yatış saatleri ve geç saatlere kadar yemek yeme alışkanlıkları ile alkol alımı birleştiğinde mide mukozasının yüzeyinde hasara neden olmaktadır. Yemek borusu veya midede yüzeyel yaraların açılması, özofajit ve gastriti artırmaktadır. Alkol reflüyü de tetikler. Ayrıca alkol alımı sonrası öğürerek kusma özellikle 40’lı yaşlardaki erkek hastalarda “Mallory Weis” olarak adlandırılan, yemek borusu ve mide birleşim yerindeki mukozada yırtıklara sebep olarak bazen çok şiddetli olabilen mide kanamalarına yol açabilmektedir.
 
Pazartesi, Nisan 14, 2014 | 0 yorum | Devamı..

Basit Ama Bilinmeli!

"Tansiyonum çıktı galiba, ölçtürsem iyi olacak. Kesin yükseldi. Bir ölçüver…" gibi sözleri aile büyüklerimizin hemen hemen hepsinden çok sık duyarız. Herkes eline tansiyon ölçüm aletini alır ve bildiği/gördüğü kadarıyla  ölçümü yapar. Ancak ne kadar doğru ölçüldüğü çok önemlidir. 

Hisar Intercontinental Hospital Kardiyoloji Bölümü Uzmanı Doç. Dr. Yılmaz Güneş’ten kan basıncının nasıl ölçülmesi gerektiğini öğrendik…

Kan Basıncı Nasıl Ölçülür?

• Kan basıncı çok basit olarak sfigmomanometre adı verilen cihazlarla ölçülür.
• Ölçüm öncesindeki 30 dakikalık süre içinde kişinin sigara, çay veya kahve içmemiş; kafein almamış ve tercihen yemek yememiş olması gerekir.
• Ölçümlere, hasta sessiz bir odada en az 5 dakika istirahat ettikten sonra başlanmalıdır.
• Oda ne soğuk ne de çok sıcak olmalıdır.
• Dijital cihazlarda hata payı olmakla beraber farkındalığı artırması nedeniyle tavsiye edilmektedir. Ancak zaman zaman kontrolü yapılmalıdır.
• Koldan ölçüm yapan cihazlar daha sağlıklıdır.

Yüksek Kan Basıncının Tespit ve Tedavisi Kurtarıcı Olabilir!

Yüksek kan basıncını tespit ve tedavi etmenin temel amacı, kalp-damar hastalığı ve ilişkili olarak ölüm oranını azaltmaktır. Kalp-damar hastalıkları için risk sadece kan basıncı düzeyi değil, aynı zamanda hedef organ tutulumu, risk faktörlerinin varlığı ve yokluğu ile ilişkilidir. Hiçbir kalp-damar risk faktörü olmayan 30 yaşında bir bireydeki tansiyon yüksekliğinin şiddeti, bu hasta için kısa vadede önemli bir olay yaşanmasını öngörmez. Bu kişinin ilaç tedavisinden çok; sağlıklı yaşam kurallarına uyması yeterli olacaktır. Ancak aynı yaş ve aynı düzeydeki tansiyon değerleri diyabet, kolesterol yüksekliği olan ve sigara içen bir bireyde yakın dönemde kalp-damar hastalıkları yaşanma riskini beraberinde getirdiği için ilaç tedavisi alması uygun olabilir.

Pazartesi, Nisan 14, 2014 | 0 yorum | Devamı..

Hamilelikte Diş Eti İltihabı Bebeği Etkiliyor!

Hamilelikte diş eti iltihabının bebeğin sağlığını olumsuz yönde etkileyebileceğini biliyor muydunuz?

Hamileliğin sürmesi için büyük önem taşıyan östrojen ve progesteron gibi hormonların düzeyi hamilelik boyunca vücutta önemli ölçüde artmaktadır. Buna bağlı olarak, özellikle ikinci ve sekizinci aylar arasında diş eti dokularında meydana gelen plak oluşumu, kolaylıkla kanayan şişmiş diş etlerine yol açmaktadır. Bu durum gebelik gingivitisi olarak da bilinir.

Gebelik gingivitisi ise hem gingiva inflamasyonu hem de prostaglandinlerin oluşumunu arttırmaktadır. Gebelik gingiviti nedeniyle yükselmiş olan prostaglandin E2 (PGE2) düzeyi erken doğumu tetikleyerek düşük doğuma yol açabilir. Ayrıca hamileliğin üçüncü aylarında görülen diş eti bakteriyemi bebeğin organ gelişimini olumsuz yönde etkileyebilmektedir.

Hamilelikte Diş Bakımı Nasıl Olmalı?

Merkezi İsviçre’de bulunan Toothfriendly International Derneği’nin Türkiye’deki yerel kuruluşu olan Diş Dostu Derneği, anne adaylarını hamilelik süresince diş hekimlerini ziyaret etmelerini öneriyor ve hamilelikte ağız ve diş sağlığının korunmasıyla ilgili şunları ekliyor:

• Öncelikle ağız sağlığınızın tespiti için doktorunuzla bir randevu ayarlayın.
• Günde en az iki kez, flor ihtiva eden bir macun ile dişlerinizi yeterli sürede fırçalayın.
• Günde en az bir kez diş ipi ile dişlerinizin arasını temizleyin ve flor içeren gargaralar ile bu temizliği destekleyin.
• Diyetinizdeki karbonhidrat ve asitli içeceklerin miktarını düzenleyin.
• Kusma atakları sonrası ağzınızı bol su veya bir çay kaşığı yemek sodasını bir bardak ılık suda çözerek hazırladığınız gargara ile çalkalayın.
• Yılda en az bir kez diş etlerinizi kontrol ettirin ve profesyonel temizliğini yaptırın.

İnsandan İnsana Bulaşıyor

Diş eti rahatsızlıklarının hamilelerde görülmesinin bir diğer yaygın sebebi ise insandan insana bulaşabilen bakterilerdir.

Toplumda koruyucu diş hekimliği, beslenme alışkanlıkları ve diş bakımının ağız ve beden sağlığında ki önemini kavramış bilinçli bireylerin sayısını arttırmayı vizyon edinen Diş dostu Derneği diş kliniklerinde gerekli sterilizasyonun sağlandığını ve “koruyucu diş hekimliği” uygulamalarının gerçekleştirildiğini belgelemek amacıyla ”Diş Dostu Klinik” Projesi’ni başlattı. 2011 yılı Kasım ayında başlatılan projeye dahil olan klinikler çeşitli denetim aşamalarından geçerek gerekli hijyen koşullarını sağladıklarını hastalarına belgeleyebiliyorlar.

Toplumda süre gelen hamilelik esnasında diş tedavisinin yapılamayacağı anlayışıyla ilgili Diş Dostu Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Mıgır Gülezyan şöyle konuştu: ” Hamilelik dönemi, diş tedavilerinizin yapılmasına engel değildir. Aksine bu dönemde ağız enfeksiyonlarının kontrolü ve tedavisi bebeğe bakteri geçiş riskini azaltmaktadır. Birçok çalışma ileri derecede diş eti iltihabı olan bireylerin düşük kiloda veya erken doğum yapma olasılığının daha yüksek olduğunu vurgulamaktadır. Yapılan rutin kontrol ve tedavilerle yaşam kaliteniz yükselir ve sorunsuz bir hamilelik geçirme şansınız artar.”

Pazartesi, Nisan 14, 2014 | 0 yorum | Devamı..
 

Yaşam ve İnsanlar Magazin